Bu yazıya oy verin :
[Toplam: 2 Ortalama: 4.5]
sarilik

Sarılık dediğimiz zaman halk arasında anlaşılan bulaşıcı karakterde olan bir hastalık anlaşılmaktadır. Tıp alanında ise sarılık dediğimiz zaman kanda bilurubin isimli bir maddenin yükselmesi anlaşılmaktadır. Bu maddenin yükselmesi ise çok fazla sebep ile olmaktadır. Bu yazılarımızda sarılık maddesinin yani bilurubinin vücudumuzdaki oluşum mekanizmalarını anlatırsak sanırım haftalar yetmeyecektir. Burada dikkat edilmesi ve vurgulanması gereken bilurubinin vücudumuzda normalde bulunan bir madde olduğudur. Bu maddenin yükselmesine sarılık oluştu diyoruz. Her sarılık ise bulaşıcı özellik taşımamaktadır. Çocuğun yeni doğum sonrası yaşanan sarılık hepimiz tarafından bilinmektedir. Buna fizyolojik sarılık denilir. Çocukluk çağındaki bu sarılık ötesinde erişkin dönemde karşımıza çıkan pek çok sarılık tipi bulunmaktadır. Tüm bu sebepler İç Hastalıkları , kan hastalıkları ve gastroenterolojiyi yoğun olarak ilgilendirmektedir. Bizim uzmanlık alanımızdaki sarılık konusu ise yine pek çok sebep ile karşımıza çıkabilmektedir. Bu nedenler ile oluşan her sarılığın bulaşıcı olduğu yanılgısına düşmemiz gerekmektedir. Bu yazı dizimizde ise özellikle bulaşıcı özellik taşıyan mikrobik sarılığı anlatmaya çalışcağız.

Bulaşıcı sarılık tarihte insanlık kadar eksidir. Mısır mumyalarında ve Hipokrat belgelerinde sarılık mikrobuna (virüsüne) rastlandığı belirtilmektedir. Bu eski kayıtlarda sarılık tanımlanmıştır ama bu hastalığın virütik olduğu ancak 20 yüzyılda anlaşılabilmiştir. 1980 ‘li yıllara gelinceye kadar da ciddi bir ilerleme sağlanamamıştır. Tıbbın bugün ulaştığı moleküler teknoloji düzeyinde virüslerin özelliklerine bakılarak eski çağlarda da mevcut oldukları saptanabilmektedir. Bildiğimiz bu gün için sarılık yapan virüsler bakterilerden farklı bir grup olarak karşımıza çıkmaktadırlar. Bu gruptaki mikroplar halkımızın yaygın olarak bildiği antibiyotiklerden etkilenmemektedir. Bu gruptaki mikroplara örnek olarak kuduz, kızamık, kızamıkçık,kabakulak, AİDS, hepatit virüslerini verebiliriz. Bildiğimiz gibi bu mikropların hiçbirisinde antibiyotik işe yaramamaktadır. Bazılarının ise aşısı mevcuttur. İADS ve hepatit virüsleri için ise yoğun çalışmalar sonucu anti-viral ilaçlar geliştirilmiştir. EBV CMV dediğimiz bazı özellikli virüsleri de sarılık etkenleri olarak bilinmektedir. Bu yazı dizimizde ise hepatit (karaciğer iltihaplanması) etkeni olan virüsleri gözden geçireceğiz.

Bu güne kadar bilinen hepatit etkenleri A,B,C,D,E ve G virüsleridir. Halk arasında yanlış bir görüşte bu virüslerin birbirlerine dönüştükleri şeklindedir. Böyle bir durum söz konusu değildir. Bu virüslerin her birinin diğerinden ayrı ayrı özellikle olup farklı şekillerde bulaşır ve farklı derecelerde hastalıklar oluştururlar. Ayrıca bilinen bu virüslerin bazılarının dünyada dağılımlarına göre ayrı özellik taşıtan alt grupları bulunmaktadır. Örneğin hepatit B virüsünün 8 ayrı tipi bulunmaktadır. Bunlardan tip-4’ün Ortadoğu ve Türkiye ‘de sık olarak görüldüğü bilinmektedir. Ne yazık ki bu tip tedaviye dirençli ve daha çok sorun çıkaran hepatit B etkenidir. Hepatit C için dünya genelinde 6 farklı tip bulunurken Türkiye ‘de tip-IB sıklıkla yer almaktadır. Bu farklı özellik taşıyan tiplerin dışında bir insana giren (enfekte eden ) virüsün vücudumuz içinde başkalaşım geçirerek mutant dediğimiz tipleri ortaya çıkmaktadır. Tabii bütün bu başkalaşım özellikleri ve farklı tiplerde virüslerin olması hiçbir zaman bizim hayrımıza değildir. Tüm bu özellikler vücudumuzun bu virüsleri tanıyarak onlardan kurtulmasını zorlaştırmakta, onlara karşı tıbbın aşı geliştirmesini güçleştirmekte ve vereceğimiz tedavilere alacağımız başarılı yanıt oranlarını düşürmektedir ve farklılaştırmaktadır.

Ne tür bir sorun yumağı ile karşı karşıya olduğumuzu yukarıda anlatmaya çalıştım. Tıp bu konuda son 20 yıl içinde çok ciddi ilerlemeler kaydetmiştir. Eskiden 1940 ‘lı yıllarda hatırlanabileceği üzere antibiyotik nedir bilinmiyordu. İnsanlar veremden, tifodan, zatürreden, menenjitten antibiyotik olmadığı için kolaylıkla hayatlarını kaybediyorlardı. Antibiyotiklerin gelişim sürecinde bu hastalıklarla karşı büyük başarılar kazanılmıştır. pek çoğunun üstesinden gelinmiştir veya ciddi sorun oluşturması engellenmiştir. Tıbbın gelişim süreci içerisinde son dönem virüslerle ver kanserle mücadele dönemi olmaktadır. Yukarıda saydığımız bu virüslerden bazılarının (hepatit B ve C, hepatit D,,AİDS ve EBV ‘nin ) kansere sebep oldukları kanıtlanmıştır. Bu alanda elde edilen her başarı hem virüslerden kurtulmamızı hem de kanseri engellememizi ve tedavi etmemiz konusunda adımlarımızı sağlayacaktır.

Hepatit B, C,D ve G virüsleri sıklıkla kan ve kan ürünlerinin alınması veya ağız dışı yollardan bulaşmaktadır. Hepatit A ve E ise daha çok ağız yoluyla bulaşmaktadır. Ağız yoluyla bulaşmadan kastedileni şu şekilde açıklayabiliriz. Lağım suları ile kirlenmiş su,sebze, meyve,kullanılan çatal bıçak gibi malzemeler bu mikrobun bulaşmasını sağlayabilir. Lağım sularının nasıl olup bulaşacağı ise kolaylıkla bilinmektedir. Ayrıca tuvalete girip taharetlenen ve ellerini yeterli temizlemeyen bir kişinin dokunduğu her türlü malzeme bize ulaştığında bizler tarafından alınarak bulaşma gerçekleşebilir. Örneğin restoranda yenilen marul,salatalık, yeşillik iyi temizlenmediği veya kirli ellere sahip bir kişi tarafından servis edildiğinde virüsü rahatlıkla alabiliriz. Özellikle midye yenilmesinde de hepatit A ‘nın bulaşması söz konusu olabilir.Midye ise deniz diplerinde artık toplayıcı bir canlı olması nedeni ile toplanıp dolması yapıldığında virüs rahatlıkla bulaşabilir. Bunun gibi örnekleri arttırabiliriz.

Ağız dışı yolla bulaşan virüsler arasında saydığımız B,C,D ve G virüslerinde ise bulaşma şekilleri çok çeşitlidir. Basında sık olarak dikkat çekilen bu konuda özetleyerek bazı örnekler vermek istiyorum. Burada bulaşmadaki esas prensip virüsü taşıyan kişinin kanının çok az bir kısmı ile binde bir mililitre diyebileceğimiz kadar küçük bir miktarı ile kişinin temas etmesidir. Bu temas sağlandığı anda virüs bulaşma riski taşır. Bu temas virüs taşıyan kişinin kanının diğer bir kişiye verilmesi yani nakli olabileceği gibi virüsü taşıyan kişinin kesilmiş ve kanayan bir yarasının diğer kişinin açık bir yarası ile teması ile de olabilir. Bu duruma bir örnek vermek istersek berberde ense tıraşı yapılırken ustura ile kıllar alınırken usturaya bulaşan küçük bir kan damlası iyi temizlenmeyip veya bıçak değiştirilmeden diğer bir kişinin ensesindeki kıllar alınırken küçük bir kanamadan rahatlıkla virüs bulaşabilir. Virüsü taşıyan kişiye yapılan bir iğne sonrası bu iğne başka bir kişiye batarsa vürüs yine kolaylıkla bulaşır. Bu nedenle akupunktur yapılan yerlerde iğnelerin temizliği yeterli olmaz ise , dişçinin malzemeleri temiz olmaz ise , endoskopik girişimlerde aletler yeterli ve usulüne uygun temizlenmez ise yine virüs bir kişiden diğer bir kişiye kolaylıkla bulaştırılabilir. Yukarıda saydığımız bu hususlar çok arttırılabilir. Son zamanlarda moda olan döğme (tatuaj) yaptırma sırasında gerekli önlemler alınmaz ise buda bulaş şekillerinden biridir.

En önemli bulaş şekillerinden birisi ise kan nakilleridir. Bu nakillerde virüslerin bulaşmasını engellemek için testler yapılmakta ve güvenirlilik arttırılmaktadır. Ne yazık ki ABD ve Avrupa ‘da uygulanan bazı testler halen yurdumuzdaki kan nakillerinde uygulanmamaktadır. Bu nedenle bulaş riski konusunda dikkatli olunması gereklidir. Bunun dışında damardan ilaç Uyuşturucusu bağımlıları arsında bu virüsleri yayılması son derece yaygındır.Türkiye için halen ciddi bir sorun olarak görülmemekle beraber uyuşturucu bağımlılarının giderek artmasına dikkat edilmelidir.

Konunun geniş olması nedeni ile önümüzdeki hafta devam etmemiz daha uygun olacak kanısındayım.

Geçen hafta sarılık konusuna başlayarak bilgilerimizi sizlerle paylaşmaya çalıştık. Bu haftaki yazımızda konunun biraz daha derinliklerine girelim istiyorum. Hepatit B enfeksiyonu vücudumuza girdiği zaman savunma mekanizması ile virüs %95 temizlenmektedir. Erişkin dönemde Hepatit B ile karşılaşan kişilerde iyileşme oranı bu denli yüksek olabilirken, % 5-10 oranında vücutta kalabilmektedir. Anneden hepatit B virüsü bebeğe geçtiği taktirde ise bebekte geçme yani temizlenme oranı ise % 5 olmaktadır. Diğer bir deyişle virüsün bebekte kalma oranı %95 gibi çok yüksek bir değere ulaşmaktadır. Bu ise sonradan kronikleşme dediğimiz sürece sebep olmaktadır. Hepatit C virüsünün vücuda girmesi durumunda kalması ve kronikleşmesi ise hepatiti B ‘den çok yüksek olup %80 düzeylerinde olmaktadır. Taşıyıcılık durumu ise %1-2 düzeyindedir.

Bu safhada virüsün vücuda girmesinde akut (ani) dediğimiz karaciğer iltihabı ( hepatit ) dediğimiz tablo ortaya çıkmasından söz etmeliyiz. Akut hepatitte hastalığın belirtileri ani aşırı halsizlik, iştahsızlık, yemeklere karşı tiksinti,bulantı, bazen kusma, eklemlerde ağrılar, ishal, karın ağrısı, hafif ateş gibi değişik yakınmalar olabilmektedir. Bu yakınmalara dikkat edilirse özellikle grip enfeksiyonu veya mide bağırsak enfeksiyonu gibi rahatsızlık tanımlanmaktadır. Bazı hastalarda ise hiçbir yakınma olmaksızın hastalık geçebilmektedir veya var olan hafif yakınmalar günlük üşütme veya halsizlik gibi yorumlamalar ile geçiştirilebilmektedir. Sarılık ise genellikle hastalarda olmadığı için akut hepatit geçirdiği anlaşılmamaktadır. Bu nedenle hasta geçirdiği rahatsızlığı anlayamamakta ve doktora başvurmadığı için hastalığın tamamen geçip geçmediği konusunda farkında olamamaktadır . bu nedenle kişilere daha önce akut hepatit geçirip geçirmediğini sormak ve bu soruya hayır geçirmedim yanıtını almak bizleri aydınlatmamaktadır.

Kan testleri ile kişilerin daha önceden akut hepatiti geçirdikleri ve iyileşip iyileşmediği ,hasar bırakıp bırakmadığı konusunda bilgi edinebiliriz. Bilindiği üzere A ve B hepatiti için aşı bulunmaktadır. Her iki aşıda doğan her bebeğe devlet güvencesinde ödenmektedir. Koruyuculuk oranları çok yüksek olan bu aşılar 8-9 yıldır devlet güvencesi ile yapılırken bu aşıların uygulanmadığı kişilerin bu virüslere maruz kalmaları durumunda sorunlar yaşanabilmektedir. Akut A hepatiti veya B hepatitinde %1 olasılıkla fulminans hepatit dediğimiz tüm organların yetmezliğine sebep olan ölüm olasılığının %80-90 oranında olduğu bir klinik tablo ile karşılaşabiliriz. Bu klinik tablonun tek çözüm yolu ise karaciğer naklinin uygulanmasıdır. Bunun dışında ciddi bir tedavi şansı yoktur. Akut a hepatiti özellikle daha önce bu hastalığı geçirmemiş ileri yaşta olan,şeker hastalığı veya böbrek yetmezliği olan ,kanser veya başka bir sebeple bağışıklık sistemini baskılayan (immunosüpresif) ilaç kullanan,genel durumu düşkün olan kişilerde,gebelerde son derece tehlikeli olabilmektedir. Bu kişilerin yakın takipte olmaları ve gereğinde immunglobulin denilen destek tedavilerin verilmeleri gereklidir.

Akut B hepatiti dediğimiz B hepatiti virüsüne bağlı gelişen klinik tablo ise virüsün alındığı yaşa göre önem taşır. Bu virüs erişkin dönemde alındı ise %90 iyileşir. % 10 taşıyıcı olarak kalır veya kronikleşir. Kronik b hepatiti olan anneden bebeğe geçme durumunda ise %95 oranında bebekte kronikleşir. Burada kronikleşmeden kastımızın ne olduğunu belirtmemem gerekiyor. Kronik hepatit dediğimiz zaman virüsün vücudumuzun herhangi bir bölgesinde veya karaciğerde saklanarak , bağışıklık sistemi tarafından ortadan kaldırılamaması ve sürekli olarak hasar vermeye devam etmesi kastedilmektedir. Vücudun genel savunma sistemlerinin zaafa uğradığı süreçte ise saklanan virüsler harekete geçerek daha ciddi zararlar oluşturmaktadırlar. Anneden bebeğe geçişi önlemek ise son derece öenmlidir. Bebeğin hastalanması oranı bu denli yüksek olduğu için yaşamları boyunca risk altında olan, karaciğer sirozu veya karaciğer kanseri gelişen kişiler ortaya çıkmaktadır. Ayrıca bu kişilerde kendi çocuklarına veya toplumda eşlerine veya diğer bireylere virüsü bulaştırabilmektedirler. Gebe kalacak tüm bireylerin gebe kalmadan önce hepatit b ve C açısından kan testlerinin yapılması son derece önemlidir. Eğer annenin kronik hepatiti alevli dönemde ise annenin gebeliğin son 3 ayında ilaç kullanması, bebek doğduktan sonra ilk 72 saat içinde mutlaka aşı ve hapetit B immunglobulini yapılması zorunludur. Bu tedavi şemasına rağmen anneden bebeğe B virüsünün geçişi %8-10 oranlarına kadar çıkabilmektedir. Doğum öncesi anne hamile iken doğum gerçekleşmeden önce plasentadan geçiş bazı serilerde %5-30 oranları arasında olabilmektedir. Yurdumuz için son derece önemli olan bu durumun engellenebilmesi için gebelerin yakın izlemede olmalarının gerekli olduğunu bir kez daha hatırlatmak isterim. Hepatit C için ise anneden bebeğe geçiş çok yüksek oranda değildir. Hepatit C için aşı bulunmamaktadır. Bebeğe immunglobulin uygulaması ise geçerli değildir. Anne bebeğini dünyaya getirdikten sonra kendisi Hepatit B veya C virüsüne sahip olsa bile bebeğini emzirmesinde herhangi bir sakınca bildirilmemektedir.

Sağlıklı günler dilerim.
Aşağıdaki formu doldurun, en kısa sürede size ulaşacağım.

Sağlıklı günler dilerim.
Aşağıdaki formu doldurun, en kısa sürede size ulaşacağım.

(*) Belirtilen alanlar zorunludur.
Bilgileriniz gizli tutulur.
Bilgileriniz 3. kişi veya kurumlarla paylaşılmaz.